Tayvan'dan Misafirlerimiz Var



 


 Geçen bütün bir hafta boyunca şu videoyu bulacağım diye nasıl didindim anlatamam. Unniye sordum, o da aradı. Dedi “memoryCard bozulmuş, bulamıyorum ㅠㅠ” Sonunda CD’lerden birinin içinde buldum. CD çizilmiş; ilk başta bilgisayar okumadı. Bütün bu hengameyi atlattıktan sonra videoya ulaştım. 17 dakika ve tam 2 GB… Ve işte bugün, videoyu 5 dakikaya düşürdüm. Artık anlatabilirim.


Couchsurfing’le Koreli bir ablamız bana mesaj attı ve yanına 2 Tayvanlı ablamızı da katıp Türkiye’ye geleceğini söyledi. 30’lu yaşlarda olduklarına inanmayacağınız, benden daha enerjik, daha kıpır kıpır ve kesinlikle dana neşeli 3 bıcır bıcır hatun evimize misafir oldu.

 
Gelir gelmez ilk dikkatimizi çeken renkli renkli montları oldu. 3 kişi çok rahat geziyorlar. Biri geride mi kalmış biri önden mi gitmiş çok da tınlamıyorlar… Meğerse sebebi bu renkli montlarmış. Güzel fikir aslında… Böylece ne kadar uzakta olurlarsa olsun, birbirlerini görebiliyorlar. Biri geride de kalsa, gruptan ayrı da takılsa, onun nerede olduğunu kolayca buluyorlar. Birkaç arkadaş toplanıp bir geziye gittiğinizde bu yöntemi kullanabilirsiniz. Böylece farklı yerleri görmek isteyenler diğerini de yanında esir etmiş olmuyor ya da diğerlerine ayıp olmasın diye daha uzun süre vakit geçirmek istediğiniz bir yerden erken ayrılmıyorsunuz. Kesinlikle hareket özgürlüğü sağlıyor. 

Tabi, ben ilk başlarda bu bilgiyi bilmediğim için, grup dağıldığında biri kaybolacak endişesi yaşıyordum. Soruyordum unniye, “diğerleri nerede?” O da bana “korkma” diyordu, “montundan bulurum ben onları” Koca Pamukkale’de bir bakmışız biri kaybolmuş bir yerlerde fotoğraf çekmeye dalmış… Ve gerçekten de çabucak bulup bize yetişiyordu.

İlk otobüsten indiler. Yoldan geldiler, acıkmışlardır diye bir şeyler yemeye götürdük. Üzerine de çay söyledik. Ben büyük bardak istedim. Unniyle karşı karşıya oturuyoruz. Baktı bana, dedi “seninki neden öyle?” Ben de dedim, “ben böyle seviyorum.” Sonra baktı, ben şeker atmıyorum; o da atmadı. İkinci bardakları istedik. Bu sefer unni de büyük bardak istedi. O zaman fark ettim. Biz yabancılara çayı iki şekerli içiriyormuşuz. Onlar da bilmediklerinden öyle devam ediyorlarmış. Sonra onlar da şekersiz devam ettiler.



Pamukkale’den çıkınca bir arkadaşın Karahayıt’taki pansiyonuna gittik, hep beraber. Oradaki termal suyu da görsünler diye. Sabah da babaannesinin evinde güzel bir köy kahvaltısı yaptırdık. Kültürümüzü görsünler diye. Daha sonrasında ne zaman dışarıda çay içsek unni, “babaannenin çayı daha güzeldi” dedi. E tabi, evde demlediğin gibisi var mı?...

Unni, bize "부대찌개" (budaejjigae) yapmayı öğretti. Malzemelerimiz çok eksikti.  Karahayıt'tan kimçi bulduk ama unninin söylediğine göre tadı Kore'dekinden baya farklıymış. Kendi getirdikleri ramenle hazırladık. Tofu bulamadık. Onsuz olması tadını epey değiştiriyormuş. Bir mantar türü söyledi ama marketteki kültür mantarına olmaz dedi. Tam olarak nasıl bir mantar istediğini anlamadım. O sırada evde çıntar varmış. "Bu olur mu?" diye sorduk. "Olur" dedi. Onun dışında; kabak, sosis, mısır, baharat vs. ekledik. İnternetten baktığınızda içerisine çok değişik şeylerin girdiğini görebilirsiniz. Bir çeşit güveç bu. Ama biz tencerede yaptık. Elimizin altında bunlar vardı. Hem ramenin sosu hem de kimçinin baharatı birleşince, üzerine biraz da unni pul biber ekleyince, epey bir acı oldu. "Kore'de bu baharatlı bile sayılmaz" dedi unni. Bana baharat yasak (alerjim var) olduğu için aslında yememem gerekiyordu. Ama dayanamadım. O yoğun baharatına ve acısına rağmen çok lezzetli olmuştu. Arkadaşımın küçük kardeşi de merak ediyordu ama baharatlı olduğu için yiyemedi. Unni, "Kore'de böyle baharatlı yemekleri çocuklar da yiyebiliyor" dedi. Biraz şaşırdı tabi. Bizde bi Adana'nın çocukları öyle.. Ama bunu nasıl anlatayım değil mi? :) Videoyu bu kadar kırpabildim. Umarım sıkılmadan izlersiniz.





Gezerken birkaç tane camii gördük. Onları da gezmek istediler. Başlarına birer tane yemeni örttüler. İçeri girip fotoğraflar çektiler. Sorular sordular, onları anlattık. 

Bizim unni tatlılara bayılıyordu. Bütün gün gördüğü bütün pastanelerin camında durdu. En sonunda akşam onları toplayıp Özsüt’e götürdük. Hepimiz farklı tatlı söyledik, hepsinin tadına baksınlar diye. Sütlaç, aşure, kazandibi vs. bize özgü tatlardan seçtik. 

Dolu dolu geçirdiğimiz bu 2 günün ardından, onlar gidince etraf bir sakin geldi, bir sessizlik çöktü… Biz de bir parça mutluluk diye kendimizi tatlıya vurduk. 



Yine ufak şirin hediyelerle gelmişler. Bir tanesi anahtarlık getirmiş, hala kullanıyorum. Ayrıca el yapımı bir ayraç da verdi. Tayvan’da böyle el emeği şeyler yapıyormuş. Bir diğeri, bir yabancının gözünden Tayvan’ı anlatan bir kitap getirmiş; İngilizce ve Çince. Ve yine cilt maskeleri, göz maskeleri vs. Bir çoğunun markasını ezbere bildiğiniz ve dizilerde gördüğünüz ürünler. İçlerinde bir göz maskesi vardı. Çok ilgimi çekti. Üzerindeki yazılar Japoncaydı. Uyku maskesi gibi takılıyor. İçinde defne kokusuna benzeyen bir koku var ama birkaç tane bitkinin karışımı olduğu belli. O kuru pamuksu yüzey, gözünüzün hizasına geldikten sonra koku başınızın içinde dolaşıyor sanki. Gözleriniz kenarlarından ısınmaya başlıyor. Gözleri dinlendirmek, yorgunluğu almak içinmiş. Epey rahatlatıyor. 

Biz de gittik hepimize aynı bileklikten aldık, hediye olsun diye.



Unni sayesinde Tayvan hakkında bir sürü şey öğrendim. Öncelikle bana zaten Korece bildiğim için Çinceyi çok rahatlıkla öğrenebileceğimi söyledi. İlk başta pek ihtimal vermemiştim ama şimdilerde Çince öğreniyorum ve diyorum ki, “Haklıymış!” Koreceye Çinceden geçmiş çok fazla kelime var. Öğrenmemi de kolaylaştırıyor. 

Duyduğuma göre Tayvan, Çin’den çok farklıymış. Giden herkes çok güzel bahsediyor. Gece kadın başına bir yere gidiyor bile olsan kesinlikle hiçbir sorun olmazmış. Laf atmazlarmış ya da saygısızlık, terbiyesizlik yapmazlarmış. İnsanlar çok yardımsevermiş, kimseyi aç ve işsiz bırakmazlar demişti bir abim. Sanata çok saygı duyuyorlarmış, insanlara da… Tek kötü yanı, yüksek derecedeki nem ve sıcaklıkmış. Duyduklarımdan sonra gidesim gelmedi desem yalan olur. 

Bizde “Milliyetçi Çin” diye geçiyormuş sanırım. Biz tanımıyormuşuz Tayvan’ı ülke olarak. O nedenle de vizeliymiş bize. 

Yeni yeni dizilerini/filmlerini izlemeye başladım. Tayvan kültürünü araştırmaya başladım. Çok ilginç ve çok güzel şeylerle karşılaşıyorum. Bana Çinceyi sevdirse sevdirse Tayvan sevdirir. 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder